Category Archives: Sinema

Mr. Nobody

“Unutuluş melekleri, işaret parmaklarını dudaklarımıza götürür ve dudaklarımızın üstünde bir çukur bırakarak bu dünyaya gelmeden önce olduğumuz yerde gördüklerimizi hatırlamamamız ve söylemememiz için mühürlerler.

 Ama beni mühürlemeyi unuttular…”

İşte karakterimiz Mr. Nobody’nin hikayesi bu sözlerle başlıyor.

bay-hickimse-hd-izle-400x565

Belçikalı yönetmen Jaco Van Dormael’in yazıp yönettiği, oyuncu kadrosunda Jared Leto (Nemo Nobody), Diane Kruger (Anna), Sarah Polley (Elise), Linh Dan Pham (Jean), ve Rhys Ifans (Father Nemo) gibi isimleri barındıran yapım 2009 yılında vizyona girdi. Oldukça iyi eleştiriler almasının yanında Sitges Uluslararası Film Festivali, Stockholm Film Festivali ve Venedik Film Festivali gibi Avrupa’nın önemli festivallerinden birçok dalda ödül aldı.

Yıl 2092’dir, insan ölümü yenmiştir ve yaşlı Nemo dünyada yaşayan son ölümlüdür. Tüm halk canlı olarak onun ölümünü seyredecektir, bir yandan da Nemo’nun yaşamda kalabilmesi için gereken bilimsel imkanlara sahip olan toplum, yaşlı adamın ölüp ölmemesine karar verecektir. Nemo, kendisini 34 yaşında gibi hissetmektedir. Kendi yaşamından anne babasının boşandığı 9 yaşını, ilk aşkı yaşadığı 15 yaşını ve 34 yaşını hatırlamaktadır. Elinde 90′lardan kalan bir kayıt cihazıyla genç bir gazeteci, 2092′deki yaşlı Nemo’yu gizlice ziyarete gelir ve röportaj yapmak ister. Karakterimiz başlar hayatını anlatmaya… (Aslında, film boyunca anlatılanlar yaşlı Nemo tarafından hipnoz altında anlatılmaktadır.) Nemo, 1975 yılında İngiltere’nin şirin bir kasabasında hava durumu sunan bir  babanın ve ev hanımı annenin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Mr. Nobody henüz cennette doğmak üzere sıra beklerken, unutuş melekleri onun üst dudağına dokunarak herşeyi unutmasını sağlamayı unuttukları için (bu dokunuşun bir izi olarak üst dudağımızda çukurluk vardır), herşeyi bilerek doğar. Çünkü doğmadan önce geleceğimize dair herşeyi biliriz. Bu nedenle de insanlar geçmişi hatırlarken, Mr. Nobody geleceği hatırlar. 117 yaşına geldiğinde artık hatırlayacağı bir şey kalmadığı için, kendisi de kendi hakkında hiçbir şey hatırlamaz. Hatırladıkları sadece bütün seçimlerdir ve kendisi dahil seyirci olarak biz de onun gerçekten hangisini yaşadığını bilemeyiz/ anlayamayız filmin sonuna kadar. Nemo 9 yaşına geldiğinde annesiyle babası boşanır fakat bir sorun vardır; Nemo babasıyla kalıp onunla beraber mi yaşamalıdır, yoksa annesiyle beraber New York’a mı gitmelidir? Tren garında, annesi ve babası Nemo’dan bir seçim yapmasını beklerken, 9 yaşındaki karakterimiz ise hayatını değiştirecek bu kararın olasılıkları üzerine düşünmektedir. Yaşlı Nemo birbirinden bağımsız ama kendine ait birçok farklı hayatı anlatmayı bitirdiğinde ise gazeteci oldukça şaşkındır. Yaşlı Adam’ın anlattığı her şeyin ona göre çelişkili geldiğini, hangisi gerçek anlamadığını belirtir. Yaşlı adamın gazeteciye verdiği cevap, tüm filmin vermek istediği mesajı da aslında özetler:” Seçim yapmamız gerektiğini düşünüyorsun demek? Seçilen her yol doğru yoldur. Yaşanılanlar bambaşka şekillerde vuku bulabilirdi ancak öyle olsa dahi yine de aynı mana ve değeri taşırdı.”

images (1)

Küçük Nemo’nun seçimi tüm yaşamını etkileyecektir. Ama aslında bizler filmde Nemo’nun yapabileceği her iki seçimin de sonuçlarını görürüz. Nemo, her iki seçiminin yarattığı yaşam koşullarının alternatifli sonuçlarını yaşar. Bu süreçlerde, farkında bile olmadığı ve hatta yıllar önce olan bir olayla başlayan başka olaylar dizisinin (ünlü kelebek etkisi) kurbanı olacaktır. Mesela Nemo seçimini annesinden yana kullanıp tren garında kalkmış olan trendeki annesine yetişmek için koşarken ayakkabısının bağcığı kopar ve ayakkabı ayağından çıktığı için Nemo başarılı olamaz. Bu duruma neden olan başlangıç olayı, ayakkabının yapıldığı fabrikada geçen bir konuşmaya bağlıdır. Bu sahnede bir ayakkabı bağı satıcısı, ayakkabı fabrikası müdürüne kendi uyduruk bağcıklarını almaları için rüşvet teklif etmektedir. Diğer bir kelebek etkisi örneğinde ise işinden kovulmuş Brezilyalı bir işçinin ocaktaki yumurtasını gereğinden fazla kaynatması sonucu odada oluşan hararet bir mikro-iklim yaratır ve bu aylar sonra New York’da yağmura neden olur. Düşen ilk yağmur damlası ise Nemo’nun Anna’dan aldığı telefon numarasının yazılı olduğu kağıt parçasının üstüne düşer ve Nemo, Anna’ya tekrar ulaşma şansını kaybeder.

tumblr_n3i5kjfufq1r76t5ro2_500

Filmde aslında “kelebek etkisi”nin yanında, daha birçok farklı teori işlenmekte ve birçok esere atıfta bulunulmakta. (Güvercinin Batıl İnancı, Sicim Teorisi, Herşeyin Teorisi, Zar Adam romanı vb.) Film bu teoriler üzerine kurulu olduğu için Jaco Van Dormael, seyirciye bir kolaylık yapıp filmi daha iyi anlamaları için bu teorileri filmdeki bazı bölümlerde Fizikçi Nemo Nobody yoluyla bir ders ya da belgesel tadında açıklamış ve seyircinin de bunlar hakkında bir fikri olmasını sağlamış. Filmin içerdiği teoriler kadar yoğun olan bir diğer nokta ise film içindeki geçişler. İlk izlenimde bu çok sayıda geçişlerin kafa karışıklığına yol açtığını söylemek yanlış olmasa da, bu denli karmaşık bir kurguda hikayeler arası geçiş çok başarılı ve rahatsız etmeyecek bir şekilde yapılmış. Filmin görsel efektlerini yapan sanatçı, 2004 yapımı ‘Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ filminin de efektlerini yapmış olan Louis Morin. Filmin müziklerinin seçimi de yönetmenin kardeşi Pierre Van Dormael’ ait. Müzikler arasında Eurythmics, Pixies, Wallace Collection, Nena, Ella Fitzgerald, gibi çağdaş müzikler de varken, Gabriel Faure’nin de çok sevilen Pavane’si de bulunuyor. Filmde kullanılan renklerin de anlamı var. Nemo’nun 9 yaşında iken bir bankta otururken gördüğü küçük kızlar da bu renkte giysiler giymiştir. Bu kızların her biri gelecekte Nemo’nun yapacağı alternatif seçimlerde onun eşi olacaklardır. Tek aşkı Anna kırmızı giymiştir ve içinde Anna’nın olduğu sahnelerde hakim renk kırmızıdır. Nemo’nun birlikte zengin bir yaşam sürdüğü Jeanne, buna uygun olarak sarı giysilidir. Sonradan ruhsal bunalımlar yaşayan Elise ise, ruhsal sıkıntıyı temsil eden mavi elbiselidir. Filmin seçimlerin yapılmadığı sahnelerinde ise hakim olan renk beyazdır. Çünkü beyaz, insan gözünün algıladığı tüm renklerin karışımıdır ve seçim yapılana kadar her olasılık mümkündür.

mr. 1293677931811_f

Filmin sonunda yaşlı Nemo’nun 9 yaşındaki Nemo’nun tren garında bulunduğu durum hakkında santranç oyunundaki “zugzwang” deyimine atıfta bulunması tüm filmi özetlemeye yetiyor gibi. Zugzwang, santrançta oyuncunun mevcut durumu korumak adına hamle yapmayı istememesidir ama böyle bir seçenek olmadığı için hamle yapmak zorunda kalır. Nemo da aslında hangi seçimi yaparsa diğer tüm olasılıkları kaybedecektir. Bu yüzden olacak ki “Eğer hiçbirini seçmezsek, bütün olasılıklar varlığını sürdürür” repliğini söylüyor. Açıkcası bir filmi bitirdikten sonra, o filmin size bir şeyler katmasını, perspektifinizi değiştirmesini umuyorsanız, Mr. Nobody tam size göre bir film.

-Ergün Baydı

Sinefillere Özel Filmler

Kış geldi. Hava çok erken kararıyor ve çok soğuk. Film izleme zamanı geldi demeyeceğim çünkü sinefiller için film izlemenin soğuğu, sıcağı, mevsimi olmaz. Bilmeyenler için açıklayayım.

Sinefil Fransızca’dan dilimize geçen cinéphile sözcüğünden gelmektedir. Sinemaya ve filmlere düşkün veya aşırı bağımlı insanları anlatmak için kullanılan sıfattır. Sinefili hastalığına yakalanmış insanlar(gerçekte böyle bir hastalık yoktur tabiî ki ) film izlemeyi yemek yemeye tercih edebilir. Asla sıkılmazlar.

2010 yılında beri izlediğim her filmi tek tek not ettiğim film defterimden bazı filmler paylaşacağım.

“Kasım’da Aşk Başkadır” temasından yola çıkarak romantik komedi-dram filmleri ile başlıyoruz.

1. Notting Hill (1999)

Başrollerinde Hugh Grant ve Julia Roberts’ın rol aldığı bu film “Bir ünlüyle birlikte olmak nasıl bir duygudur? Bazılarımızın gözünde bu kadar büyüttüğü şöhret dünyasından biriyle aşk yaşamak zor mudur, farksız mıdır?” sorularına cevap verebilecek nitelikte.

Untitled

Filme ismini veren Notting Hill caddesi. Amerika’nın Beverly Hills’i İngiltere’nin Notting Hill’i.

2. P.S. I Love You (2007)

Untitled

Bir kitap uyarlaması olan bu filmin başrollerini Hilary Swank ile birlikte Gerard Butler paylaşıyor. Arkadaşlarımın “Çok ağladık.” demelerine rağmen beni ağlatmayan ama alışılagelmedik konusuyla “Sonunda ne olacak acaba?” diye ilgiyle izlettiren bir film.

3. August Rush (2007)

Untitled copy

Film aslında genç oyuncu Freddie Highmore ve onun müziğe yeteneğini temel almak istemişken aşk teması da yoğun bir şekilde işlenmiş. Türk filmlerinde sıkça rastladığımız zengin kız fakir olan temasını Hollywood’da işliyor tabiî ki. “Zenginlik-fakirlik aşka engel mi? Arada çocuk olması durumu farklı kılar mı?” gibi soruları düşünmemizi sağlıyor.

4. When Harry Met Sally (1989)

f

“Yakın arkadaştan sevgili olur mu?” Meg Ryan ile Billy Crystal’ın harika oyunculuklarıyla bezenmiş aslıda üstüne yazılacak çok şey olmasına rağmen mutlaka önce izlenmesi gereken bir film.

5. Notebook (2004)

Nicholas Spark yazdığı romantik-dramlarla çoğumuzu ağlatmıştır. Hep düşünmüşümdür “Bu kadar romantik-dram yazan adam gerçek hayatta da bu kadar romantik midir? Ve neden hep dram yazıyor?”diye.
Belki de Nicholas Spark’ın yazdığı kitaplardan en çok bilineni bu filmdir. Başrollerinde genç kızların sevgilisi Ryan Gosling olunca üstüne bir de tatlı,masum Rachael Mcadams ile birleşince harika bir film ortaya çıkıyor. Gerçekten aşık olduğun insanı unutamazsın. Sırf sonunu öğrenmek için bile mutlaka izlenmesi gerekir.
Diğer Nicholas Spark filmleri: The Last Song,The Best of Me,Dear John, A Walk to Remember…

kiss
Film MTV Film Ödüllerinde “en iyi öpüşme” ödülünü almıştı.

6. Titanic (1997)

Özellikle yeni tanıştığım arkadaşlarım sinemaya ve filmlere çok düşkün olduğumu görünce mutlaka sorarlar.”En sevdiğin film nedir?” diye. Bu soruya hiçbir zaman cevap veremem çünkü sevmediğim film sayısı çok azdır ve aralarında bir seçim yapmak diğerlerini küstürmek gibi gelir bana. Ama bu soru sorulunca da aklımdan hep “Titanic” filminin afişi gelir ve gider.
Bilemiyorum aramızda izlemeyen var mıdır ama böylesine size aşık birini bulursanız sakın bırakmayın. Hele ki Rose’un filikadan Jack için atlaması yok mu…

tit
Filmin en meşhur sahnesi.Teknede olup da bunu yapmayan yoktur
-Jack,I’m flying.

7. 50 First Dates (2004)

Birine 80 kere bir şeyi anlatmak ne kadar da sıkıcıdır. Hocalar “Çocuklar anlamadıysanız bana sorun anlayana kadar anlatırım yeter ki konuşmayın.” sözü bana nedense hep komik gelmiştir.3’de belki kabul edilebilir ama 4. kez sorarsak aynı soruyu bence yukarıdaki söz geçerli olmayacaktır.
Peki her gün sevgilinize onun sizin sevgiliniz olduğunu ikna etmeye çalışsanız?
Sevgiliniz için her şeye değer mi? Yoksa banane ne uğraşacağım mı?

Untitled

Waffle’lar ile bu kadar oynamasına üzüldüğüm sahnesi.

8. Letters to Juliet (2010)

*Spoiler içerir
Aşıklar şehri Verona. Romeo ve Juliet hikayesinin İtalya’nın Verona şehrinde geçtiğine inanılır. Hatta Verona’ya gidenler bilir Juliet’in heykelinin ve balkonunun bulunduğu yere girmek zordur çünkü dünyanın farklı milletlerinden bir sürü insan oradadır ve çok kalabalıktır.
Film en büyük aşklar nefretler başlar klasiği aslında. Ama size güzel bir Verona turu da yaptırıyor.

Untitled

(Fotoğraflar benim makinemden.)

İlk fotoğrafta Juliet’e; aşık olmak, aşkını sonsuza kadar sürdürmek,ayrıldığı kişiyle tekrar barışmak gibi dünyanın birçok yerinden dilek dileyen insanların yazdıkları yazılar bulunmakta.

1

İkinci fotoğraf ise Juliet’in balkonu. Rivayete göre Romeo Juliet’e burada seranat yapıyormuş.Benim gittiğim sırada evlilik seremonisi vardı.

9. Flirting with Forty (2008)

“Aşkın yaşı olur mu olmaz mı’yı” sorgulatan başrolündeki Heather Locklear’ın hiç yaşını göstermediği chick flick tarzı bir film.

10. Lars and the Real Girl (2007)

Dış dünya ile çok fazla ilişkisi olmayan bir adam. Doğal olarak sevgilisi yok. Peki çare ne? Terapiste gitmek mi? Yoksa bir şekilde sevgili bulmak mı? Peki bu bir şekil ne olabilir acaba? Filmi izleyince anlayacaksınız.
Başrolünde Ryan Gosling var.

Şimdilik sadece notlarımın %10’undan az bir kısmını yazdım. İlerleyen zamanlarda farklı türlerde de yazacağım. Herkese mutlu günler.

-Melis Şen

SERENA

*Biraz spoiler içerebilir.

Son dönemlerde senaristlerin çokça başvurduğu kitap uyarlaması yine karşımızda. Yazacak konu bulamamaktan mı yoksa işin kolayına kaçmalarından mı bilinmez ama bu ay vizyona giren Serena da aslında tam da bir kitap uyarlaması.

Serena

Bu ay sinemalarda Ron Rash’ın yazmış olduğu Serena’yı izleme lüksüne kavuştuk. Evet, beyazperdede sevdiğimiz belki de benimsediğimiz aktör/aktristleri görmek hoşumuza gidiyor ama sizin de benim gibi “Yeter artık, kaç başrolü daha paylaşacaklar?” dediğinizi duyar gibiyim. Bradley Cooper ve Jennifer Lawrence’dan bahsediyorum. İkisinin de oyunculuklarını çok iyi bulmama rağmen onları yine bir arada görmek biraz sıktı desem yalan olmaz. İnternette afişi görür görmez “Yine mi aynı filmdeler? Artık sıktı.” demekten kendimi alamadım ne yazık ki. Hatırlarsanız Jennifer Lawrence en son en iyi kadın oyuncu Oscar ödülünü Silver Linings Playbook ile almıştı. Sonrasındaysa bolca ödül alan “American Hustle’da” da çok iyi bir performans göstermişti. İki filmde de Jennifer’a Bradley Cooper eşlik ediyordu. Ne kadar “Oyuncu bulamadık kusura bakmayın.” diye bağırsa da afişi, film bir sinefil için görülmeye değerdi.

Afişine bakınca western tarzı bir film sanılsa da aslında bağlılığın, kıskançlığın, çaresizliğin hikayesinin anlatıldığı bir aşk hikayesi Serena.1920’lerde geçen filmin konusu klasik. Boston’da yaşayan George Pemberton Serena’ya aşık olur, evlenirler ve bir kereste imparatorluğu kurmak için Kuzey Carolina’ya yerleşirler. Zor bir çocukluk dönemi geçiren ve ailesini kaybetmiş güzel, becerikli, tuttuğunu koparan Lawrence marifetleriyle kasabanın da gözünde adım adım yükselir. Geçmişte yaşanmış bazı olaylar; bu tutkulu aşıkları, filmin sonunun çok çarpıcı bitmesine neden olan durumlara sürükler. İkilinin arasında geçmişten gelen bir gölge vardır. Peki bu gölge filmin sonunu şekillendirmeye yetecek kadar karanlık mıdır yoksa ortadan kaybolup gidebilecek kadar önemsiz ve yetersiz midir ?

Klasik tarzıyla ve oyuncu seçimleriyle kaybettiği puanları son sahnesiyle tekrardan toplamaya başlayan bu film aşkın ve çaresizliğin insanları nerelere sürükleyebileceğini gösteriyor aslında seyircisine. Başta ne kadar laf etsem de genç ve başarılı Jennifer Lawrence yine bu filminde de döktürüyor. Ee ne diyelim ? Kitabı okuyacaklara iyi okumalar, filmi izleyeceklere iyi seyirler. Umarım Serena’ya ayırdığınız zamanı, bitiminde kayıp olarak görmezsiniz.

-Melis Şen

Tim Burton & Christopher Nolan- Bir Batman Baslangıç Hikayesi

DC Comics’in 1939 senesinde çizer Bob Kane (1915-1998) tarafından yarattığı Batman karakteri kısa sürede çizgi roman dünyasının en önemli karakterlerinden biri haline gelmeyi başarmıştı. 1943 ve 1966 senelerindeki sinema maceralarının ardından yapımcılar geniş bir hayran kitlesine sahip olan Batman’i yeniden beyazperdeye taşımak için kolları sıvadı. Dört seriden oluşacak filmin ilki 1989 yılında vizyona girdi.

Kim Basinger and Michael Keaton in Batman (1989)

“Batman” ismiyle vizyona giren filmin Batman rolünde daha çok komedi filmlerinde görmeye alışık olduğumuz Michael Keaton, Joker rolünde ise Jack Nicholson yer alıyor, yönetmenlik koltuğunda ise Beetlejuice filmiyle beğeni toplamış Tim Burton oturuyordu. Serinin ikinci filmi Batman Returns’den sonra Tim Burton yerini Joel Schumacher’a bıraktı fakat serinin ilki dışında diğer filmler eleştirmenlerden tarafından geçer not alamadı.

Batman filminden 16 yıl sonra, bu kez Dark Knight adı altında yeni bir seriye girişildi. Seri üç filmden oluşacaktı ve bu kez yönetmen koltuğunda Cristopher Nolan oturuyordu. Serinin ilk filmi Batman Begins 2005 yılında vizyona girdi. Film bünyesinde Michael Caine, Morgan Freeman, Gary Oldman, Liam Neeson, Katie Holmes gibi oyuncuları barındırıyordu ve Batman/Bruce Wayne rolünde ise bu sefer kamera karşısına Christian Bale geçmişti. Film, eleştirmenler tarafından geçer not aldı ve Imdb’de 8.3 gibi iyi bir puana sahip oldu.

Tim Burton tarzını, diğer filmlerinde olduğu gibi yine Batman’da da gözlemlemek zor değil. Film boyunca Batman hikayesinin ciddiyetine uymayacak tarzda kulağımıza gelen “Burtonvari” soundtracklar, araya serpişirilmiş dans sahneleri ve az da olsa eğlencenin eklenmesi bize bu tarzı hatırlatmaya yetiyor. Belki bu yüzdendir ki, serinin ilk filmde Batman’in düşmanlarından Burton’ın tarzını filmde en iyi şekilde yansıtabilecek Joker karakteri seçilmiş. Joker karakterinin en ciddi sahnelerde bile beklenmedik şeyler yapabilme potansiyeliyle Jack Nicholson’ın muhteşem oyunculuğu birleşince de Tim Burton aradığı şeye ulaşmış gibi görünüyor. Filme gelen olumlu eleştirilere rağmen en büyük eksiklik ise seyirciyi hikayenin orta yerine birden sokması gibi görünüyor.

Batman kimdir, nedir, nasıl Batman olmuştur bilmeden kendimizi birden Gotham City’de, maceraların içinde buluyoruz. Sıradan bir insanın bir süper kahramana dönüşme sürecine dair en ufak bir bilgilendirme ya da flashback olmaması, bir süper kahramanı beyazperdeye aktarırken gözden kaçırılmaması gereken en önemli şeylerden biri gibi görünüyor.

Filmde bir diğer göze çarpan nokta ise Batman dünyasındaki karakterlerin filmde yeterince yer almamış olması. Olaylar film boyunca Batman-Joker, Bruce Wayne-Vicki Vale arasında geçerken, filmde yer alan Batman dünyasının önemli karakterleri Jim Gordon ve Harvey Dent’in sadece birkaç sahnede yer alıyor. Öte yandan, gerek Batman karakteri gerekse Bruce Wayne karakterinin gereken mükemmellikte ele alınmadığı gözlemlenebiliyor. Batman filmdeki bazı aksiyon anlarında halkın içinde ulu orta yürüyebiliyor ya da düşmanının sıradan adamlarından bile Batman ikonuna yakışmayacak şekilde hırpalanabiliyor, onların üstesinden gelmek konusunda zorluk çekebiliyor. Batman karakterinde bu gibi zayıflıklar göze çarparken, Bruce Wayne karakteri ise milyoner playboy sıfatına rağmen bu sıfatın hakkın veremeyecek yeterlilikte silik bir şekilde yansıtılıyor.

Beklenentileri karşılayamayan serinin ardından yapımcılar uzun süre Batman’ın düşen popülaritesini geri kazandıracak yeni bir seri için çalışmalarını sürdürdü ve sonunda Christopher Nolan ile yönetmenlik konusunda anlaşıldı. Sonuç olarak da ortaya karakterin gerçek kişiliğine sadık kalınmış, realizm ve hümanizmden beslenen bir film çıktı. Özellikle Batman gibi fantezi dünyasına ait bir karaktere ait dünyanın bu denli realist bir şekilde ve neden-sonuç ilişkisi içerisinde dünyevi temeller üzerine başarıyla oturtulmuş olması Nolan Batman’inin ilk göze çarpan özellikleinden birisi. 1989 yapımı Batman’in aksine, serinin ilk filminde sıradan bir insanın bir sembole, bir süper kahramana dönüşme süreci oldukça etkileyici ve gerçekci bir şekilde anlatılmış. Batman ile artık eşlesen adalet olgusu ise filmin temel unsurunu oluşturuyor. Sık sık adalet ve intikam arasındaki ilişkiye dair diyaloglara rastlamak mümkün. Öte yandan, Gotham City sokaklarındaki kovalamaca sahnelerinin yanında, bir süper kahramanın psikolojik analizi film içinde mümkün olduğunca aktarılmaya çalışılmış.

Batman’in azılı düşmanlarından birini filme dahil edip bol aksiyonlu bir film yaratmak yerine, bir süper kahramanın doğuşunun iyi bir şekilde anlaşılmasına yardım edecek karakterler seçilmiş ve bu noktada da karşımıza Ra’s Al Ghul karakteriyle Liam Neeson çıkıyor. Görsel bir kötü adam sunma görevi ise Scarecrow ile genç oyuncu Cillian Murphy’e düşmüş. Batman karakterinin yanında Batman dünyasının havasını, Gotham City’i ve filmin psikolojik boyutunu anlaşılır bir şekilde sunma görevinde görüntü yönetmeni Wally Pfister’in başarısını da göz ardı etmemek lazım. Önceki serinin aksine, atmosferi desteklemek için kullanılan özgün soundtracklar da filmin havasını tamamlayıcı parçalardan birisi.

Tüm bu farklılıklara rağmen iki seri arasında benzerlikler de yok değil. Christopher Nolan, serisinde Tim Burton serisini yad edecek küçük detaylar vermekten çekinmemiş. Her iki başlangıç filminde de Gotham City halkının zehirleyici gaz tehlikesiyle karşı karşıya kalması bu benzerliklerden ilk göze çarpanı. Yine Tim Burton’ın Batman (1989) filminde Alfred’in Bruce Wayne’nin Batman kişiliğiyle giriştiği mücadelenin kendisine zarar verebileeğinden, hatta ölümüne yol açabileceğinden ve bir Wayne üyesinin daha vefatını görmeyi istemediğinden yakınması Nolan’ın Dark Knigt Rises filminde yine Alfred tarafından benzer bir şekilde dile getiriliyor.

İki farklı yönetmen ve tarz tarafından ele alınan Batman karakterin iki farklı başlangıç filmi bize ve sinema dünyasına zengin bir Batman dünyası sunuyor. Yeni bir Batman serisini şimdiden merakla bekliyoruz…

-Ergün Baydı

SİNEMA

Kim sevmez film izlemeyi? Sinema bölümünde vizyondaki filmlerin eleştirilerini, izleyebileceğin en iyi film önerilerini ve film teknikleriyle ilgili bilgileri bulabilirsin.

Sinema bölümünde yazmak istersen mavadergi@ku.edu.tr adresine email atman yeterli.